Savaş Yıllarında Bir Hastane Günlüğü: Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Sağlık Hizmetleri

"Adana, Osmaniye, Tarsus ve Mersin hastaneleri binlerce hasta, yaralı ve dermansızlar ile dolu. Bunların da bakım ve dinlenmeleri sağlanamadığından, ölümler fazla. Bu durum, felaket içinde..." - Bir Osmanlı hekiminin günlüğünden, 1915

Birinci Dünya Savaşı sadece cephelerde değil, hastane koridorlarında da yaşandı. Osmanlı topraklarında, İstanbul'dan Erzincan'a, Çanakkale'den Bağdat'a uzanan bir sağlık mücadelesi verildi. Bu, kurşundan çok mikrobun, açlıktan çok salgının can aldığı; hemşirelerin, doktorların ve hastabakıcıların kahramanlık hikâyelerinin yazıldığı bir dönemdi.

Savaş Öncesi Hazırlıklar: 10 Bin Yataklık Hedef

1914 yılının Ağustos ayında, Osmanlı Harbiye Nezareti tarihi bir karar aldı. Savaşın başlamasıyla birlikte İstanbul'da toplam 10 bin kişilik hastane kapasitesi oluşturulacaktı. Planlamaya göre bu kapasitenin 7 bin yatağını ordu, 3 bin yatağını ise Hilal-i Ahmer Cemiyeti sağlayacaktı.

Osmanlı ordusu, aslında Birinci Dünya Savaşı'na katılan ordular arasında askeri sağlık yapılanması bakımından kötü durumda değildi. Ordunun en üst sağlık yönetim birimi olan Harbiye Nezareti Sıhhiye Dairesi Riyaseti, hızlı bir şekilde yapılanmaya başladı. Her orduya tabip korgeneral, her kolorduya tabip albay rütbesinde başhekim atanması planlandı.

Yaralı ve hastaların sevkinde Ayastefanos (Yeşilköy), Tekirdağ, Gelibolu ve Çanakkale iskeleleri kullanılacaktı. Ancak kimse o günlerde birden fazla cephede mücadele etmenin ne kadar büyük zorluklar yaratacağını tam olarak öngörememişti.

İstanbul: Elli İki Hastane Şehri

Çanakkale'de cephe açılma ihtimali arttıkça, İstanbul'daki sağlık altyapısı hızla güçlendirilmeye çalışıldı. Harbiye Nezareti ve Hilal-i Ahmer Cemiyeti, personel ve malzeme eksikliklerini gidermeye çabalıyordu.

Savaş ilerledikçe, İstanbul'daki hastane sayısı elli ikiye ulaştı. Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Tıp Fakültesi (Darülfünun), Galatasaray Sultanisi, Taksim, Cağaloğlu, Kadırga ve Darüşşafaka okullarını hastaneye dönüştürdü. Şehrin mimari yapısı adeta bir sağlık hizmet ağına dönüşmüştü.

Bu dönemde Almanya, müttefiki Osmanlı Devleti'ne önemli destek sağladı. Yaklaşık 250 Alman doktor (Alman Kızılhaç personeli dahil), hemşire ve sağlık çalışanı Osmanlı topraklarına gönderildi. Alman Kızılhaç Cemiyeti, İstanbul'da askeri hastaneler açtı ve mevcut hastanelerdeki çalışmalara destek oldu.

Doğu Cephesinin Dramı: Erzincan'da Tifüs Salgını

Sarıkamış Harekâtı'nın ardından Kafkas Cephesi'nde yaşanan felaket, sağlık sistemini derinden sarstı. 1915 yılının ilk günlerinde Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Dr. Mehmed Emin Bey idaresindeki bir sağlık heyetini 500 yataklık hastane malzemeleriyle birlikte Erzurum'a gönderdi.

Ancak asıl tehdit cepheden değil, görünmez düşmandan geliyordu: Tifüs.

Erzincan'da her gün ortalama 50-60 asker tifüsten hayatını kaybediyordu. "Lekeli humma" veya "lekeli tifo" olarak bilinen bu hastalığın mikrobik nedeni o dönem tam olarak anlaşılamamıştı. Alman Kızılhaç Hastanesi'ndeki yatakların üçte ikisi enfeksiyon hastalıklarına ayrılmak zorunda kaldı.

Türk doktorları zamanla tifüsün nedenini ve tedavi yöntemlerini geliştirmeye başladılar. Dr. Refik Saydam, Erzurum'da (Hasankale) tifüs aşısı uygulamalarını başlatarak daha büyük felaketlerin önüne geçti.

Görünmez Düşman: Salgın Hastalıklar

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı topraklarında tam bir salgın hastalıklar krizi yaşandı. Ülkenin hemen her yerinde şu hastalıklar görülüyordu:

  • Tifüs (Lekeli Humma): En ölümcül salgınlardan biri
  • Verem (Tüberküloz): İstanbul'da ölen her altı kişiden biri veremden hayatını kaybediyordu
  • Kolera: Hicaz'dan, Mısır ve Beyrut'tan taşındı
  • Veba: Deniz yolu ile Anadolu'ya ulaştı
  • Sıtma: Nüfusun dörtte üçünü etkisi altına aldı
  • Dizanteri: Cephelerden dönen askerlerle yayıldı
  • Frengi: Galiçya cephesinden dönen askerlerle geldi

Salgınların yayılmasında birçok faktör rol oynadı: Rusya'dan gelen göçmenler, cepheden dönen askerler, hacılar, esirler... Ayrıca kötü hijyenik koşullar, yetersiz beslenme ve temizlik eksikliği durumu daha da ağırlaştırdı.

İstanbul'da bulaşıcı hastalıkların artması üzerine şehremaneti, dört-beş hamam kiralayıp yoksulların buralarda ücretsiz yıkanmasını sağladı. Göçmenler ve yangınzedeler toplu halde yaşadıkları için ücretsiz hamamlara sevk edilerek fenni temizliğe tabi tutuldular.

1916 yılında Babıali, salgın hastalıklarla mücadele için bütçesine üç defada toplam 9.5 milyon kuruşluk ek ödenek koydu. 1914'te kurulan Sıhhiye Nezareti ile salgınlara karşı organize mücadele başlatıldı.

Verem: Sessiz Katil

Meşrutiyet yıllarında İstanbul'da ölen her altı kişiden biri veremden hayatını kaybediyordu. 1915-1920 yılları arasında başkentte veremden ölenlerin sayısı 11.694'e ulaştı. Karşılaştırmalı olarak, aynı dönemde diğer tüm bulaşıcı hastalıklardan ölenlerin sayısı sadece 1.034'tü.

Büyük yangınlar sorunu daha da kötüleştirdi. Savaş nedeniyle yeni evler yapılamıyordu. Yangınlarda evini kaybedenler cami, medrese, han ve rutubetli mahzenler gibi hijyenik olmayan yerlerde barınmak zorunda kalıyordu. Gıda yetersizliği de eklenince, ortaya çıkan tablo gerçekten ürkütücüydü.

1918 yılında İstanbul'da ilk Veremle Mücadele Osmanlı Cemiyeti kuruldu. Cemiyet bir yandan kaynak sağlamaya çalışırken, diğer yandan yayınları aracılığıyla halkı hastalık hakkında bilgilendirmeye çalıştı.

Beyaz Melekler: Türk Hemşireliğinin Doğuşu

Savaş yılları, Türk hemşirelik tarihinin de başlangıcı oldu. Trablusgarp ve Balkan Savaşları'nda yaralı askerlerin büyük kayıplar vermesi, hasta bakıcı ihtiyacını ortaya çıkardı.

Safiye Hüseyin Elbi, bu dönemin en öncü isimlerinden biriydi. 1882 yılında İstanbul'da doğan Safiye Hanım'ın babası İngiltere'de deniz ataşesi olarak görev yapan Ferik Ahmet Besim Paşa'ydı. Büyükbabası ise Kırım Savaşı'nda Florence Nightingale'i Kırım'a götüren geminin süvarisiydi. Çocukluğunda dinlediği bu hikayeler, onda hemşirelik tutkusunu ateşledi.

1912'de Hilal-i Ahmer Cemiyeti tarafından Kadırga'da açılan hastabakıcı kursuna katıldı. İlk dersleri Prof. Dr. Besim Ömer Akalın verdi. Safiye Hanım, kursu bitiren 300 hemşire arasında yer aldı.

Balkan Savaşları'nda gönüllü hastabakıcı olarak göreve başladı. İngilizce bildiği için İngiliz Kızılhaç'ının kurduğu Asar-ı Atika Müzesi Hastanesi'ne (İstanbul Arkeoloji Müzesi) gönderildi. Burada ameliyat hemşireliği yaptı, yaraları sardı, petrol lambalarıyla gece geç saatlere kadar pansuman yaptı.

Reşit Paşa Hastane Gemisi'nde Görev

Çanakkale Savaşları başladığında, Safiye Hüseyin en tehlikeli görevlerden birini üstlendi. Ağır yaralıları Çanakkale'den İstanbul'a taşıyan Reşit Paşa Hastane Gemisi'nde, Alman ve Avusturyalı hemşireler arasında tek Türk hemşire ve başhemşire olarak görev yaptı.

Bombardıman altında, denizin ortasında, sallanan bir gemide ameliyatlar yapıldı, yaralara müdahale edildi, canlar kurtarıldı. Safiye Hanım, bu zorlu görevi büyük bir cesaret ve özveriyle yerine getirdi.

Çanakkale'deki hizmetlerinden dolayı kendisine kırmızı şeritli harp madalyası verildi. 1921'den beri her yıl verilen Florence Nightingale Madalyası'nı kazanan ilk ve tek Türk kadın oldu.

Hilal-i Ahmer: Yardımın Sembolü

Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti, savaş yıllarında vazgeçilmez bir role sahipti. Trablusgarp ve Balkan Savaşları'nda kazandığı tecrübeyi Birinci Dünya Savaşı'nda da kullandı.

Cemiyet, İstanbul, Çanakkale, Erzurum, Erzincan, Bağdat ve Filistin gibi farklı bölgelerde faaliyet gösterdi. Ancak birden fazla cephede verilen mücadele nedeniyle mevcut imkanlar hızla tükendi. Bu nedenle Alman Kızılhaç gibi uluslararası kuruluşların desteği hayati önem kazandı.

1917 yılında Hilal-i Ahmer, Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi'nde büyük bir sergi düzenledi. Sergide cephelerde kullanılan kızak, sedye, protez gibi eşyalar, tıbbi ekipmanlar ve sağlık hizmetlerinin fotoğrafları yer aldı. Amaç hem kamuoyunu bilgilendirmek hem de yardım toplamaktı.

Cemiyet, 1914'te 76.839 lira, 1915'te 149.698 lira, 1916'da 156.932 lira yardım toplayabildi. Bu rakamlar dönemin zorlu ekonomik koşulları düşünüldüğünde oldukça anlamlıydı.

Galiçya Cephesi: Unutulan Kahramanlar

Osmanlı İmparatorluğu'nun en az araştırılan cephelerinden biri Galiçya Cephesi'dir. 1916 ile 1917 yılları arasında Osmanlı'nın 15. Kolordusu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na destek vermek için Galiçya'ya gönderildi.

Krakov Müstahkem Mevkii'ndeki hastanelerde 1916-1919 yılları arasında en az 50 Osmanlı askeri tedavi gördü. Bu askerlerden 47'si 15. Kolordu'dan, üçü ise Kafkas Cephesi'nden Rus esaretinden dönerken Polonya üzerinden gelenlerdendi.

Avusturya-Macaristan topraklarındaki hastanelerde tedavi gören Osmanlı askerlerinin tam sayısı bilinmemekle birlikte, arşiv kayıtları bu askerlerin kimliklerini, ölüm nedenlerini ve hatta meslek bilgilerini içeriyor. Bu belgeler, gelecekteki araştırmalar için değerli bir kaynak oluşturuyor.

Asker ve Sivil: Eşit Olmayan Kayıplar

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı askerlerinin çektiği sıkıntılar korkunçtu. Bir hatırata göre: "Bizim askerlerimiz de, Alman askerlerinin yarısı kadar beslenip giydirilebilse, kaybımız 10'a iner."

Salgın hastalıklardan kaynaklanan ölümler, savaş meydanlarındaki kayıpları aştı. Sivil halk arasında bulaşıcı hastalıklardan ölen insan sayısı, cephede düşman ateşiyle hayatını kaybeden askerlerin sayısından fazlaydı.

Savaşın toplumsal dengeleri alt üst etmesi de ayrı bir travmaydı. Erkek nüfusun büyük ölçüde silah altına alınması, kadınların hem çalışma yaşamında hem de evde ailenin sorumluluğunu tek başına üstlenmesine neden oldu. Milyonlarca genç insan cephelerde ölürken, dul kalan kadınlar ailelerin geçiminden birinci derecede sorumlu hale geldi.

Savaş Sonrası: Bir Mirasın İzleri

Birinci Dünya Savaşı'nın sağlık alanında bıraktığı izler derin oldu. Osmanlı sağlık sisteminin yetersizlikleri acı tecrübelerle ortaya çıktı. Ancak aynı zamanda Türk sağlık camiasının fedakarlığı, özveri ve yenilikçiliği de kanıtlandı.

Savaş yıllarında gösterilen çaba, Cumhuriyet döneminde modern sağlık sisteminin temellerini attı. Dr. Refik Saydam'ın tifüs aşısı, 1928'de kurulan Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü, hemşirelik okullarının açılması... Bunların hepsi o karanlık günlerin getirdiği derslerdi.

Safiye Hüseyin Elbi gibi öncüler, Türk kadınının sağlık alanında neler başarabileceğini gösterdi. 1924'te açılmasına karar verilen Kızılay Hemşirelik Okulu'nun kurucuları arasında yer aldı. 1933'te kurulan Türk Hemşireler Derneği'nin de kurucu üyelerindendi.

Sonuç: Unutulmaması Gereken Bir Miras

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı hastanelerinde yaşananlar, sadece tıp tarihi değil, insanlık tarihi açısından da önemlidir. Cephelerde savaşan askerlerin yanı sıra, hastane koridorlarında hayat kurtarmaya çalışan doktorlar, hemşireler ve sağlık çalışanları da birer kahramandı.

Tifüsten kolera'ya, veremden sıtma'ya kadar sayısız hastalıkla boğuşan bu insanlar, yetersiz imkanlarla, açlıkla, yorgunlukla mücadele ederken asla pes etmediler. İstanbul'un elli iki hastanesinden Erzincan'ın tifüs koğuşlarına, Çanakkale'nin hastane gemilerinden Galiçya'nın esir kamplarına kadar uzanan bu hikaye, fedakarlığın ve dayanışmanın destanıdır.

Bugün modern hastanelerde tedavi olurken, yüz yıl önce o karanlık günlerde mücadele eden beyaz önlüklü kahramanları hatırlamalıyız. Onların gösterdiği özveri, tıp etiğinin ve insanlığın en güzel örneklerinden biridir.


Kaynaklar:

  • Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi - "Birinci Dünya Savaşı Esnasında Erzincan, Bağdat Ve İstanbul'da Açılan Alman Kızılhaç Askerî Hastaneleri"
  • Belleten Dergisi - "1916 ile 1919 Yılları Arasında Krakov Müstahkem Mevkii Hastanelerinde Osmanlı Askerleri"
  • Osmanlı Bilim Araştırmaları - "Galiçya Cephesi'nde Osmanlı Birlikleri ve Sağlık Hizmetleri"
  • Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi
  • Çeşitli akademik makaleler ve arşiv belgeleri

Etiketler: #BirinciDünyaSavaşı #OsmanlıTarihi #TıpTarihi #HemşirelikTarihi #SafiyeHüseyinElbi #SalgınHastalıklar #ÇanakkaleSavaşı #HilaliAhmer #Kızılay #TürkTıbbı

Yorum Gönder

0 Yorumlar